1. Fıkıh İlminin Tanımı, Amacı ve Önemi

a. Tanımı

Arapça “ فَقِهَ – يَفْقَهُ / fakihe-yefkahü” fiilinin mastarı olan “fıkıh” kelimesi sözlükte, “bir şeyi iyice düşünmek, derinlemesine anlamak”, “bilmek (ilm) ve anlamak (fehm)” gibi anlamlara gelmektedir. Fıkıh kelimesi Kur’an ve sünnette birçok yerde sözlük anlamında kullanılmıştır.

Kavram olarak fıkıh; şer’i veya ameli hükümleri ayrı ayrı delillerine dayanarak bilmektir. Ebu Hanife fıkh’ı şöyle tanımlıyor: “Kişinin lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesidir.” “Fıkıh” kelimesinin bugün bilinen anlamda kullanılması belirli bir sürecin sonunda olmuştur. İlk dönemlerde tüm İslami ilimleri içine alacak şekilde geniş anlamda kullanılmıştır. Ayet-i kerîmede şöyle buyurulur:

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَ نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ
طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِى الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ
لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟.

“(Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.”
ayetinde geçen, لِيَتَفَقَّهُوا فِى الدِّينِ dinde (dinî ilimlerde) derin bilgi ve anlayış sahibi olmak” ifadesinde yer alan “fıkıh” kelimesi ve
مَنْ يُرِدِ الّٰلُ بِهِ خَيْراً يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ
“Allah, kimin hakkında hayır dilerse onu dinde derin anlayış sahibi (fakih) kılar”

hadisinde geçen, يُفَقِّهْهُ فِى الدِّين dinde derin anlayış sahibi olmak” ifadesinde yer alan “fıkıh” kelimesi geniş anlamda; “dinde derin anlayış ve kavrayış sahibi olma” anlamına gelmektedir.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) vefatından sonra hicri II. yüzyılın ortalarından itibaren ise dinî ilimler ortaya çıkmasıyla birlikte terim olarak “fıkıh” kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Fıkıh ilmi ile uğraşan din âlimlerine ‘‘Fakîh / Müctehid’’ denilmektedir. İlk dönemlerde ‘‘Müftî’’ kelimesi de fakîh ve müctehid terimleri ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak günümüzde müftî kelimesi, kişinin fıkıh ilmindeki ehliyetini ve seviyesini gösteren fıkhi bir terim olmaktan ziyade, (ülkemizde olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı) kamu-idari görevi üstlenen din adamı anlamına gelmektedir.

Fıkhın, bazı mezheplere ve Mecelle’ye göre tanımı şöyledir:

1) Hanefîlerin Fıkıh Tanımı:
Hanefî mezhebinin kurucu imamı olarak bilinen İmam A’zam Ebu Hanife fıkhı şöyle tanımlamaktadır:
اَلْفِقْهُ: مَعْرِفَةُ النَّفْسِ مَا لَهَا وَمَا عَلَيْهَا
ِ
“Fıkıh; kişinin lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesidir.”

2) Şafiîlerin Fıkıh Tanımı:
İmam Şâfiî fıkhı şöyle tanımlamıştır:
اَلْفِقْهُ: اَلْعِلْمُ بِالَْحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْعَمَلِيَّةِ المَكْتَسَبَةِ الْمَسْتَنْبِطَةِ
مِنْ أَدِلَّتِهَا التَّفْصِيلِيَّةِ
“Fıkıh; tafsîlî delillerden (ayet ve hadislerden) elde edilen/ istinbât edilen şer’î amelî hükümleri bilmektir.”

3) Mecelle’nin Fıkıh Tanımı:
Mecelle’nin ilk maddesinde fıkıh şöyle tanımlanmıştır:
اَلْفِقْهُ: اَلْعِلْمُ بِالْمَسَائِلِ الشَّرْعِيَّةِ الْعَمَلِيَّةِ )اَلْمُكْتَسَبَةِ مِنْ
أَدِلَّتِهَا التَّفْصي۪لِيَّةِ(
“Fıkıh; mesâil-i şer’iyyeyi ameliyyeyi bilmektir.”

Diğer taraftan Fıkıh ile İslâm Hukuku terimleri arasında içerik açısından farklılık olduğu gibi hukuk tekniği açısından da farklılık bulunmaktadır. Günümüzde özellikle akademik çevrelerde “Fıkıh” yerine “İslâm Hukuku” tabiri kullanılmaktadır. Fıkhın “ibadetler” konusunu içeren bölümü ise “ilmihâl” denilen müstakil kitaplarda incelenmektedir.

b. Amacı ve Önemi

Yüce Allah, insanların bir arada barış, huzur ve güven içerisinde istikrarlı bir şekilde yaşamlarını sürdürebilmeleri için peygamberler aracılığı ile inanç, ibadet, ahlak ve hukuk kurallarını içeren ilahî kitaplar göndermiştir. Tüm ilahî dinlerin ve kitapların gönderiliş amaçlarının temelinde; insanın Allah ile olan ilişkisini düzenlemek, insanlar arasında hak ve adaleti tesis etmek gibi gayeler yer almaktadır. Fakihler, İslam dininin temel amaçlarını “makâsıdü’ş-şerîa” (Şeriatın gayeleri) olarak ifade ederler. Makâsıdü’ş-Şerîa; insan-Allah, insan-insan, insan-devlet ve devlet- devletler-arasındaki ilişkileri düzenleyerek insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, haksızlıkları engellemek, adaleti, huzur ve güveni tesis ederek istikrarlı bir toplum düzeni inşa etmektir.

Kur’an ve sünnete dayanan fıkıh ilminin temel amacı da, Kur’an ve sünnette yer alan hükümlerin doğru bir şekilde anlaşılmasını ve Müslüman bireyin şer’î hükümler çerçevesinde Allah’ın rızasına uygun bir şekilde sosyal hayatını düzenlemesini sağlamaktır.

Yukarıda genel olarak ifade edilen fıkıh ilminin temel amacını ve önemini şu şekilde özetlemek mümkündür;

Bu bağlamda fıkıh ilmi, hayatın akışı içerisinde vahiy ile insan davranışlarını buluşturmakta, Kur’an ve sünnette yer alan şer’î hükümlerin pratiğe aktarılmasına ve bir yaşam tarzına dönüştürülmesine köprü olmaktadır.

Şu hâlde her bir Müslüman için gerekli olan ilmihâl düzeyindeki fıkıh bilgisini öğrenmek farz, toplumsal düzeydeki fıkıh bilgisini öğrenmek ise farz-ı kifâye olmaktadır.

 

2. Fıkhın Konusu ve Kapsamı

Fıkıh ilminin temel gayesi insan davranışları ile ilgili Allah ve Rasûlü’nün koymuş olduğu hükümleri tespit etmektir. Bu bağlamda fıkıh, insanın davranışlarıyla (ef’âl-i mükellefîn) ilgili Kur’an ve sünnette yer alan şer’î hükümlerin doğru bir şekilde anlaşılmasını ve insanın bunları hayata aktarmasını konu edinmektedir.

Fıkıh ilmi; bireyin ve toplumun tüm hayatını içine alacak şekilde kul-Rab, insan-insan, insan-devlet, devlet ve devletler arası ilişkilerin vahyin ışığında düzenlenmesini konu edinir.

İslam hukukçuları genel olarak fıkıh ilminin içerdiği konuları; ibâdât (ibadetler), muâmelât (hukuki işlemler), feraiz ve ukûbât (cezalar) olmak üzere dörtlü bir tasnife tabi tutmuşlardır. Mecelle ise fıkhın tanımını yaptığı ilk maddesinde; “ibâdât (ibadetler)”, “münâkahât (evlenme-boşanma)”, “muâmelât (hukuki işlemler)”, feraiz ve “ukûbât (cezalar)” olmak üzere fıkıh ilminin konularının beş ana başlıkta ele alınabileceğini belirtmektedir.

 

3. Fıkıh-Fıkıh Usulü İlişkisi

Fıkıh ilmi; usûl-i fıkıh ve fürû-i fıkıh olmak üzere iki ayrı alt ilim dalından oluşmaktadır.

Usûl-i fıkh, fıkhın nazari/teorik yönünü ele alır. Fıkıh usulünün ana konuları şunlardır. Şer’î deliller ve kaideler, bu delil ve kaidelerden çıkarılan şer’î hükümler, bu hükümleri çıkaran müctehid ve müçtehidin hüküm çıkarırken kullandığı ictihad yöntemleri.

Fürû-i fıkıh fıkhın tatbiki/uygulama yönünü ele almaktadır. Fıkıh, fakîhin/müctehidin, tafsîlî delillerden (ayet ve hadis) elde ettiği şer’î-amelî hükümlerden oluşmaktadır. Hukuki hayatımızla ilgili ihtiyaç duyduğumuz hükümler füru-i fıkhın konusunu oluşturur.

Usulü fıkıhla füru-i fıkhın ilişkisi şu şekildedir: Usulü fıkıh fakîhin/müçtehidi şer’i ameli hükümleri çıkarabilmesi için takip etmesi gereken bir usulu/yöntemi/metodu gösterir. Füru-ı fıkıh ise bu usul ile elde edilen hükümlerin hepsini gösterir.

 

4. Fıkıh İlminin Diğer İlimlerle İlişkisi

Bireyi veya toplumu ilgilendiren bir meselenin şer’î/dinî yönünün doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için fıkıh ilminin başta dinî ilimler olmak üzere diğer ilim dalları ile iletişim kurması zorunluluk arz etmektedir. Fıkıh ilmi, bir meselenin şer’î hükmünü tespit ederken tefsir, hadis, siyer, islam tarihi, tasavvuf, kelam, Arap dili ve belağati gibi dinî ilimlerden yararlanır. Ayrıca fıkıh ilmi, ihtiyaç duyulması hâlinde fen, fizik, kimya, tıp, coğrafya, matematik, sosyoloji, psikoloji, iktisat gibi diğer ilimlerin verilerini kullanmayı da ihmal etmemelidir. Dolayısıyla fıkıh ilminin, dinî ilimlerle doğrudan, diğer ilimlerle dolaylı bir şekilde ilişkisi bulunmaktadır.

Diğer dinî ilimlerin yanı sıra fıkıh ilminin en çok irtibatlı olduğu ilim dalları tefsir ve hadis ilimleridir. Tefsir ilmi, Kur’an ayetlerinin doğru bir şekilde anlaşılması ile ilgili konu başlıklarını içermektedir. Hadis ilmi ise Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Kur’an’ın bir açıklaması ve uygulaması olan hadislerinin tespiti ve doğru bir şekilde aktarılması (sened ve metin tenkidi) ile ilgili konu başlıklarını içermektedir. Fıkıh ilminin gayesi ise Kur’an ve sünneti doğru anlamak ve hayata aktarmaktır. Dolayısıyla fıkıh ilminin tefsir ve hadis ilminden bağımsız olması düşünülemez. Ayrıca fıkıh ilminin temel kaynakları olan Kur’an ve sünnetin dilinin Arapça olması, fıkıhta Arap dili ve belagatine vakıf olmayı zorunlu kılmaktadır.

Fıkıh ilminde hüküm verilirken farklı ilim dallarından da istifade edilir. Kıyas konusu işlenirken mantık ve felsefe ilminden faydalanılır. Zekât ve miras hesapları yapılırken matematikten yararlanılır. Maslahat konusu işlenirken sosyoloji ilminin verileri esas alınır.

Günümüzde fıkıh ilminin diğer ilimlerle olan ilişkisinin tipik örneklerini tıp dünyasında görmek mümkündür. Nitekim bilim ve teknolojideki gelişmelerle özellikle tıp dünyasında organ nakli, klonlama, tüp bebek, DNA testi vs. gibi birçok yeni fıkhi sorun gündeme gelmiştir. Bu olayların fıkhi yönünü doğru bir şekilde tespit edebilmek için fıkıh ilminin tıp ilminin verilerine ihtiyacı bulunmaktadır. Aynı zamanda bu tarz konularda fıkhi hüküm verilirken yapılan işlemlerin ahlaki ilkelere uygunluğu üzerinde de durulur.

Fıkıhta verilen hükümlerin fetva ve takva yönü bulunmaktadır. Müeyyide bakımından fıkhın fetva yönü daha çok hukuk ilmiyle, takva yönü ise daha çok ahlak ilmiyle bağlantılıdır. Din, hukuk ve ahlak sosyal düzen kurallarıdır ve birbirleriyle yakın bir irtibat hâlinde bulunurlar. İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde her bir sosyal düzen kuralının farklı bir yaptırım gücü bulunur ve bu kurallar kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılmamışlardır. Hukuk kuralları bazen ahlak kuralına, ahlak kuralı da bazen hukuk kuralına dönüşebilir. Yoksul kişilere yardım etmek, başkasının namusuna, malına göz dikmemek, hem hukuk, hem ahlak hem de din kuralı olarak karşımıza çıkabilir. Mesela; otoparkta özürlüler için bir park yeri ayırmak, ahlak kuralı iken insanlar gerekli özeni göstermediğinde ve özürlüler mağdur olduğunda bir hukuk kuralına dönüşmüştür. Özürlüler için otoparkta yer ayırmak mecbur hâle getirilmiş, özürlü olmadığı hâlde buralara arabasını park edenlere hukuki cezai müeyyide uygulanmaktadır. Fıkhen de bu kural uygun karşılanmaktadır.

 

5. Fıkıh İlminin Temel İlkeleri

Hukuk sistemlerinin kabul etmiş olduğu ve üzerinde önemle durdukları kendi yapılarına özel bazı temel ilkeleri bulunmaktadır. Fıkhın, yani İslam hukukunun da kendi yapısına özel benimsemiş olduğu bazı temel ilkeleri bulunmaktadır. Bu ilkelerin başında “kolaylık”; “helallerde genişlik”; “kamu yararının gözetilmesi” ve “adaletin gözetilmesi” gibi ilkeler gelmektedir.

Aşağıda kısaca bu ilkeler üzerinde durulacaktır.

 

5.1. Tekliflerde Kolaylık

Teklif kelimesi sözlükte; “bir kimseye külfetli, meşakkatli bir işi yüklemek” anlamına gelmektedir. Fıkhi/dinî bir terim olarak ise teklif; Allah’ın, bir işi yapma veya yapmama hususunda insanı yükümlü tutması” anlamına gelmektedir. İslam hukukunda mükellefin bir hüküm ile yükümlü tutulabilmesinin temel şartlarından biri de kişinin teklif edilen fiili yapabilecek imkân ve kudrette sahip olmasıdır. Allahu Teala (c.c) bu konuda Bakara suresi, 286. ayette şöyle buyurur:
”لَ يُكَلِّفُ الّٰلُ نَفْساً اِلَّ وُسْعَهَاۜ…”
“Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar…“
Hz. Peygamber (s.a.v.) de dinde kolaylaştırmanın önemi ile ilgili şöyle buyurmaktadır;

“Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O hâlde, orta yolu tutunuz. En iyiyi yapmaya çalışınız…”;

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin”;

“Ümmetimden hata, unutma ve zor karşısında yaptıkları affedilmiştir”

İslam’da kolaylıkların en çok geçerli olduğu yerler her Müslüman’ın yapmakla yükümlü olduğu kulluğun özünü oluşturan ibadetlerdir.

 

5.2. Helallerde Genişlik

İslam hukukunda, “Eşyada asıl olan mubahlıktır” ilkesi gereğince hakkında yasaklayıcı bir nass (ayet ve hadis) bulunmayan her şey “asli ibâha” prensibi çerçevesinde helaldir. O yüzden “helaller asıl, haramlar istisnadır.” Nitekim “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin…” ayeti bu gerçeği ifade etmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de, “Helal, Allah’ın kitabında helal kıldığı, haram da Allah’ın kitabında haram kıldığıdır; Hakkında bir şey söylemedikleri ise sizin için affedilip serbest (mubah/ helal) bırakılmıştır.” buyurmuştur.

Bütün din, ahlak ve hukuk sistemlerinde olduğu gibi İslam hukukunda da bazı yasaklar bulunmaktadır. İslam’da haramlar sınırlı olduğu için nelerin haram olduğu ise teker teker sayılarak belirtilmiş, helaller ise çok olduğu için sayılmasına gerek duyulmamıştır.

İslam’da harama muhtaç etmeyecek kadar helal vardır. Nitekim İslam, insanların ruh ve bedenleri için faydalı olan hiçbir şeyi haram kılmamıştır. Şartları ve kuralları çerçevesinde insanın maddi ve manevi ihtiyacını karşılayacak her şey meşru/helal kılınmıştır. İçki, kumar, zina vs. gibi bireyin veya toplumun maddi ve manevi bünyesine zarar veren şeyler ise istisnâî bir hüküm olarak haram kılınmıştır.

 

5.3. Kamu Yararının Gözetilmesi

Modern hukukta, toplumun veya devletin gereksinimleriyle ilgili olan idari tasarruflara, “kamu yararı” denilmektedir.

İslam hukukunda, “Toplumla ilgili düzenlemeler, maslahata bağlıdır” kaidesi gereğince yöneticilerin tasarruflarının kamu yararına (maslahata) uygun olması gerekmektedir.

Bazı durumlarda kamu yararı ile fertlere ait menfaatler arasında çatışma olabilir. Böyle durumlarda kamu yararı tercih edilir. Ancak kişilerin uğradıkları zararlar da devlet tarafından değerine uygun bir bedel ile tazmin edilir. Böylece kamu yararı ile kişisel yararlar/haklar arasında bir denge kurulmuş olur.

 

5.4. Adaletin Gözetilmesi

Adalet; “ferdî ve toplumsal hayatta hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine uygun yaşamayı; her şeyi yerli yerine koymayı, herkese hak ettiği şeyi vermeyi, hak sahibine hakkını vermeyi, hak ve hukuka uygun hareket etmeyi” ifade etmektedir.

“Adalet”, Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu temel ilklerden biridir. Nitekim Kur’an’da adaletin titizlikle yerine getirilmesi istenerek şöyle denilmektedir:

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın…”

Adalet ilkesi, hukuka bağlı kalmayı, eşitlik ve hakkaniyete uygun hareket etmeyi gerektirir. Adaletin olmadığı yerde haksızlık ve zülüm var demektir. Zulmün olduğu yerde ise korku ve huzursuzluk hâkim olur. “Zulüm ile âbâd olanın, ahiri berbat olur”; “Küfür devam eder, ancak zülüm devam edemez” denilmiştir.

 

DHBT Sınavı
22.09.2024
0
Gün
0
Saat
0
Dakika
0
Saniye