1. Ünite – Kelam İlmi

sefadmin
Mayıs 30, 2018

1. Kelam İlminin Tanımı, Konusu ve Amacı

Kelam, sözlükte söz, lafız, ibare, konuşma gibi anlamlara gelmektedir. Kelam sözcüğü ile bir fikri, bir manayı tam olarak anlatan anlamlı bir söz ya da açık ve anlaşılır bir konuşma kastedilir.
Bu sebeple Kur’an’ın bir ismi olarak söylenen “Kelamullah” ifadesinin anlamı da Allah’ın sözü, O’nun konuşması demektir.
Kelamın terim olarak hem konusu hem de amacı açısından farklı şekillerde tarifleri yapılmıştır.
Amacı açısından Kelam, kesin deliller kullanarak ve karşıt görüşlü kişi ve grupların ortaya attığı şüphe ve itirazları gidererek İslam inanç esaslarını ispata güç kazandıran bir ilimdir.
Konusu açısından Kelam, Allah’ın zat ve sıfatlarından, peygamberlikle ilgili konulardan, başlangıç (mebde) ve sonları (mead) bakımından varlıkların durumlarından (yaratılış ve ahiretten) İslam esaslarına ve vahye bağlı kalarak bahseden bir ilimdir.
Allah’a, peygamberlere ve ahirete iman İslam dininin temel inanç konularıdır. Kelam ilmi de bu konular hakkında vahyinbildirdikleri çerçevesinde aklî açıklamalar yapar. Kelam alimleri tarafından İslam dininin iman esasları altı madde hâlinde ele alınmıştır. “Âmentü”de ifade edilen bu esaslar alimler tarafından üç başlıkta birleştirilmiş ve bunlara da “usûl-i selâse” (tevhid, nübüvvet ve ahiret) denilmiştir: Allah’a, nübüvvet müessesesine ve ahirete iman. Bu sebeple alimler yukarıdaki tarifte görüldüğü gibi kelam ilmini tanımlarken bu üç esası özellikle zikretmeye özen göstermişlerdir.
Konusu; Kelam ilminin üç temel konusu vardır:

  • Tevhid
  • Nübüvvet
  • Âhiret

İslam düşünce tarihinde kelam ilminin yoğunlaştığı en önemli mesele tevhid inancı olmuştur. Bu sebeple başlangıçta kelam ilmi Allah’ın zatı, birliği, eşi ve benzerinin olmaması gibi konuları ele almış, Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh ve tüm kemal sıfatlarla muttasıf olmasına ağırlık verilmiştir. Kelam ilmi Allah’ın varlığını bazen Kur’an ayetlerinden hareketle, bazen de tabiattan örnekler vererek ispat etmeye çalışır. Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de insanı evren hakkında düşünmeye çağıran birçok ayet vardır. Kâinatta var olan düzen ve uyum da yaratıcı olarak Allah’ın varlığının ve birliğinin en büyük işareti olarak kabul edilmiştir.

 

اَلَّذينَ يَذْكُرُونَ الّٰلَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ
فى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالَْرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلً
سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru’ derler.

 

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّ الَّلُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ الَّلِ رَبِّ الْعَرْشِ
عَمَّا يَصِفُونَ
“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı bu
ikisinin düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların
yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.”

 

Kelam ilminde âlemdeki düzen ve varlıkların çeşitliliği, düşünen insan için Allah’ın varlık ve birliğinin en büyük kanıtı kabul edilmiştir. Bu nedenle, evrenin nasıl oluştuğunu düşünen kimse Allah’ı bulabilir. Kelam bu yönüyle benzer konuları ele alan akaid, tevhid ve usul-i din gibi ilimlerden ayrılır. Zira bu ilimlerde daha çok inanç esasları açıklanır. İnanç esaslarını aklî ve mantıkî yöntemlerle delillendirme ve ispat yoluna gidilmez.
Kelamın ikinci temel konusu nübüvvettir. Allah, mesajlarını peygamberleri vasıtasıyla insanlara ulaştırır. Buna göre nübüvvet, peygamberliğin imkânını, diğer peygamberlerin risaletini, vahyi, ilahi kitapları, Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğinin ispatını kapsamaktadır.
Kelamın bir diğer önemli konusu da ahiret inancıdır. Kur’an’da insanların bu dünyadaki söz ve davranışlarından sorumlu oldukları dile getirilir. Ahiret inancıyla ilgili deliller ortaya konarak ahiretin varlığı ve aşamaları hakkında bilgi verilir. Allah, nübüvvet ve ahiret kelamın temel konuları olmakla birlikte bu temel konuları açıklamada izlenen yol ve yöntemlerin değişmesi, felsefenin İslam dünyasında yayılması, dönemin sosyal ve kültürel değişimlerine bağlı olarak ortaya çıkan problemler kelamın konularının da genişlemesine sebep olmuştur.

Bundan dolayı Gazzâlî başta olmak üzere bazı kelamcılar, kelamın konusunun varlık (mevcud) olduğunu söylemişlerdir. Felsefe ile kelamın iç içe geçtiği daha sonraki dönemlerde ise kelamın konusunu – dinî esaslarla uzak veya yakın bir ilişkisi bulunmak şartıyla- bilinebilen her şey (malum) oluşturmuştur.

Amacı; İslam alimlerine göre iman, bilgi temeli üzerine kurulur. Yanlış bilgiler hem tevhid ilkesinin zedelenmesine hem de inanç alanında birtakım sapmalara yol açmaktadır. Bilgisizlikten ve cehaletten kaynaklanan bu inanışların düzeltilmesi ancak inanç alanında doğru bilgilenme ile mümkündür. İşte kelam ilmi de ilâhî vahye dayanan doğru bilgileri vererek insanları yanlış inançlardan korumayı ve doğru inancı bilgi ile temellendirmeyi amaçlamıştır. Böylece kelam, bir bilim olarak insanların inanç konusunda doğru bilgilenmesini sağlamaktadır. Bu sebepledir ki İslam alimleri imanın tasdik ve ikrar boyutunun yanında bilgi boyutunun olduğuna da dikkat çekmişlerdir.
Kelam ilminin temel amacı, diğer İslamî ilimlerde de olduğu gibi insanın dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmesini sağlamaktır.
Bununla beraber kelam alimleri bu temel gayenin dışında kelam ilminin gerçekleştirmeyi amaçladığı bazı hususları şu şekilde sıralamışlardır.

  • Aklî ve naklî delillerle desteklenmiş bir bilgiyle kişinin imanını taklit düzeyinden kurtarıp araştırma ile elde edilen gerçek ve sağlam (tahkikî) bir iman derecesine yükseltmek.
  • Doğru bilgi vererek insanları yanlış inançlardan koruyup doğru inancı bilgi ile temellendirmek.
  • Doğru yolu arayanları aydınlatıp onlara yol göstermek, şüpheleri ve itirazları ortadan kaldırarak inanmamakta inat edenleri susturmak.
  • Diğer İslamî ilimler için üzerinde hareket edebilecekleri sağlam bir inanç temeli oluşturmak.
  • Tevhid inancını gönüllere yerleştirerek kişinin inancını güçlendirmek ve böylece amellerin bilinçli ve ihlaslı bir şekilde yerine getirilmesini sağlamak.
  • Sapık düşünce sahiplerinin İslam’a yönelik itirazlarını aklî ve naklî delillerle çürütüp onlara cevap vermek, iman esaslarını korumak ve savunmak.
  • Hurafe ve batıl inançların neler olduğunu belirleyip Müslümanlar’ın bu konuda bilinçli olmalarını sağlamak.

 

2. Kelam ilminin Doğuşu ve Gelişmesi

Kur’an’da insanlar, hem kendileri hem de diğer varlık ve olaylar üzerinde gözlem yapmaya, bu gözlemlerden yararlanarak varlıkları ve olayları yaratılış açısından düşünmeye davet edilmiştir. Bu şekilde düşünüp akıl yürütenlerin doğru bilgilere ulaşacakları vurgulanmış, buna karşılık atalarından öğrendikleri inançları taklit edenlerin hakikate ulaşamayacakları, dolayısıyla sapıklıkta kalacakları belirtilmiştir.
Kur’an’da başta Allah’ın varlığı, birliği ve peygamberlik, kader, iman-günah, iyi-kötü davranışlar gibi birçok mesele ele alınmış, aklî delillerine temas edilmiştir. Değişik din mensuplarının batıl inanç ve davranışları açıklanarak eleştirilmiş, onlarla en uygun biçimde fikrî mücadelede yollarına dikkat çekilmiştir. Tüm bunlar bir yönüyle kelam ilmini inşa etmeyi içeren bir süreci başlatmıştır.

Peygamber Efendimiz Allah’tan aldığı ilahî mesajları insanlara hem tebliğ etmiş hem de yaşayarak örnek olmuştur. Sahabîler de anlamakta zorlandıkları konuları hemen Hz. Peygamber’e arz etmişlerdir. Peygamberimiz de bu soruları onların kalplerini rahatlatacak şekilde cevaplandırmıştır. Peygamberimiz’in hayatta olduğu bu dönemde inanç alanında büyük bir problem ve ihtilaf ortaya çıkmamıştır. Bu sebeple, Hz. Peygamber döneminde, bütün İslamî ilimlerde olduğu gibi, kelam ilminin de bugünkü şekliyle tedvin edilmiş olmasından söz etmek mümkün değildir. Bununla birlikte Kur’an’ın en önemli konularını teşkil eden Allah- âlem ilişkisi, ahiret hayatı, Cennet ve Cehennem gibi itikadî konular bu dönemde de üzerinde en çok durulan konulardı.
Resulullah’a sorulan sorular, daha çok inancı kuvvetlendirmek ve dinî bilgilerini arttırmak içindi. Bu sebeple ashab, vahiyden başka kaynağa ihtiyaç duymuyor, Peygamberimiz’in cevabı ile yetiniyordu.

Hz. Peygamber’in vefatı ile birlikte yeni bir süreç başlamıştır. Artık Müslümanlar bu süreçte inançla ilgili sorunlarının çözümü için Peygamberimizin sünnetini örnek alarak, Kur’an’a yönelip onun ayetlerini yorumlayarak sorunlarını ve problemlerini çözmeye çalışmışlardır.
Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra gelişen fikrî ve siyasî olaylar, yeni anlayış ve yorumları da beraberinde getirmiştir. İlk dönem İslam alimleri, bu yeni anlayış ve yorumlara karşı İslam itikadını savunma ve açıklama ihtiyacını duymuşlardır. Özellikle Raşid halifeler dönemi ve sonrasında İslam coğrafyasının hızlı bir şekilde genişlemesi, Müslümanlar’ın farklı kültürlerle karşılaşmasını da kaçınılmaz hale getirdi. Bunun yanında tercümeler yoluyla Yunan felsefesinin İslam dünyasında yayılması
Müslümanlar arasında birçok yeni düşüncenin de ortaya çıkmasına neden oldu. Böylece İslam toplumunda yavaş yavaş ihtilaflar ortaya çıkmaya başladı.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra başlayıp hicrî birinci asrı çine alan bu süreç kelam ilminin doğmasına zemin hazırlayan “ilk fikrî hareketler” devri olarak isimlendirilir. Bu dönemde yaşanan siyasî olaylar ve ihtilaflar nedeniyle ortaya çıkan büyük günah işleyenin durumu, iman-amel ilişkisi, kader meselesi, insan fiilleri ve hilafet gibi meseleler, inançla ilgili bazı tartışmaları ve farklı yeni yorumları da berberinde getirmiştir. Böylece başta kelam ilmi olmak üzere diğer dinî ilimlerin ortaya çıkış süreci de başlamıştır.

Bu dönemin en önemli ismi, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’dir (ö. 150/767). Onun inançla ilgili konuları ele alan en önemli eseri ise Fıkh-ı ekber adlı risalesidir. Ebû Hanîfe, fıkhı, “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi” şeklinde tarif ederek ibadet, amel ve ahlak konularının yanında inanç konularını da fıkhın kapsamı içerisine almıştır. “Fıkh-ı ekber” ise onun terminolojisinde inanç konularını içeren ilmin adı olmuş ve sonraki dönemlerde usûlü’d-dîn ve kelam ilminin karşılığı olarak da anılmıştır.
Hicrî I. asrın sonları ile II. asrın başlarından itibaren Müslümanlar arasında görüş ayrılıkları artmış, siyasî ve itikadî mezhepler ortaya çıkmaya başlamıştır. İslam düşünce tarihinde inanç konuları üzerinde düşünme ve bu alanda ilk defa akla dayalı yöntemleri kullanma Mutezile ile başlamıştır. Bir kelam ekolü olarak ortaya çıkan Mutezile, İslam dininin aslî hükümlerinin temellendirilmesi, sistematik hâle getirilmesi, izah ve ispat edilmesi, karşı fikirlerin cevaplandırılması gibi konularla meşgul olmuştur.

Eski Yunan, İran ve Hint kültürlerinden yapılan felsefi eserlerin tercümelerinin de etkisiyle Mutezile, yabancı kültürlere karşı inanç esaslarının savunulmasında ve inançla ilgili problemlerin çözümünde aklı ön planda tutuyor ve nasları buna göre tevil ediyordu. “Kelamın doğuşu” olarak adlandırılan bu dönemde özellikle büyük günah işleyenin durumu (mürtekib-i kebire), imamet meselesi, Kur’an’ın yaratılıp yaratılmadığı (halku’l-Kur’an), Allah’ın görülmesi (rüyetullah), Allah’ın sıfatları ve kader meselesi gibi hususlar temel tartışma konularını oluşturmuştur.

Yaygın ve geleneksel görüşe göre Mutezile, Hasan el-Basrî’nin (ö.110/728) ders halkasından ayrılan Vâsıl b. Atâ’nın (ö. 131/748) öncülüğünde bir ekol haline gelmiştir.9

Hicrî III. asırda inanç alanındaki ana ekoller ortaya çıkmış ve bu akımlar görüşlerini kendi metotlarıyla savunmaya başlamışlardır. Bu dönemde belirgin bir şekilde ekolleşen Ehl-i Sünnet iki gruba ayrılarak gelişmiştir.
Bunların ilki Ashabu’l-hadîs olarak isimlendirilen ve Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) öncülük ettiği
akımdır. Buharî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî gibi hadisçilerin de katkısıyla gelişen ve çoğunluğunu hadisçilerin oluşturduğu bu ekol, nasları anlamada sadece akılla hareket etme yaklaşımına karşı çıkarak kelam ilmine tepki göstermişlerdir.
Ehl-i Sünnetin çoğunluğunu oluşturan ikinci grup ise dinî esasları aklî ilkelerle yorumlayıp temellendirme yöntemini benimsemiştir. İbn Küllâb (ö. 240/854) ve Hâris el-Muhâsibî’nin (ö. 243/857) öncülüğünde gelişen bu ekol daha sonra tamamen sistemleşecek olan Ehl-i Sünnet düşüncesinin habercisi olarak kabul edilir.

Hicrî IV. asır, Ehl-i Sünnet kelam ekolünün kuruluş dönemi olarak kabul edilir. Kelam ilmi alanındaki Mutezile egemenliği, daha önce Mutezile mezhebine mensup olan İmam Ebü’l-Hasan el- Eş’arî (ö. 324/936) ile sona ermiştir. İmam Eş’arî, kelam anlayışını Basra ve Bağdat’ta yayarken, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) ise Maveraünnehir’de Ehl-i Sünnet kelamının ikinci büyük ekolünün kurulmasını sağlamıştır.

Kurucularının adından hareketle Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye olarak adlandırılan bu iki ekol, küçük farklarla Sünnî inanç esaslarını belirleyip sistemleştirmişlerdir. Böylece kelam alimleri, itikadî meselelerde aklın rolünü kabul etmiş, gerektiğinde iman meselelerini aklî yollarla izah edip tevile başvurarak kelam metodunu kullanır hâle getirmişlerdir. Ehl-i Sünnet kelamcıları bilginin kaynakları meselesinde vahiy-akıl dengesini gözeten bir yaklaşıma sahiptir. Ehl-i Sünnet ekollerinde bilginin kaynakları havass-ı selime, akl-ı selim ve haber-i sadık olarak kabul edilir.
İmam Eş’arî’nin yorumlarını geliştiren Bâkıllâni İmâmü’l (ö. 403/1013) ve Haremeyn Cüveynî (ö. 478/1085) ile İmam Mâtürîdî’nin yorumlarını geliştiren Ebü’l-Muîn en-Nesefî (ö. 508/1115) bu dönemin diğer meşhur kelam alimleridir.

Kelam ilmi İmam Gazzâlî (öl. 555/1111) ile birlikte yeni bir döneme girmiştir. Kelam ve felsefenin iç içe geçtiği bu dönemde İmam Gazzâlî, bir yandan İslam akaidiyle uyuşmayan felsefi görüşleri eleştirmek amacıyla bu disipline ağırlık vermiş, diğer yandan da mantığı kelama dâhil etmiştir. Ayrıca tasavvufla kelamı uzlaştırmaya da çaba göstermiştir.
Yaygın ve geleneksel anlayışa göre Gazzâlî öncesi döneme mütekaddimîn dönemi adı verilirken, Gazzâlî sonrası döneme müteahhirîn dönemi denmiştir.
Gazzâlî’den sonra yaşamış müteahhirîn dönemi ünlü kelam alimleri arasında Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210), Muhammed el-Beyzâvî (ö. 685/1286), Sa`düddîn Teftâzânî (ö. 793/1391), Seyyid Şerif Cürcânî (ö. 816/1413) , İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1457) sayılabilir.
XIX. yüzyıldan günümüze kadar geçen süre ise kaynaklarımızda Yeni İlm-i Kelam dönemi olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde kelam ilmi, felsefi bir görüş olarak materyalizmi bütün biçimleriyle reddeden, biyoloji ve psikoloji disiplinleri üzerinden gelen Darwinizm ve Freudizm akımlarının eleştirilerini cevaplayan, yeni felsefi akımları İslam esasları açısından eleştiren, tabiî- bilimlerden yararlanarak Allah’ın varlığını kanıtlayan, İslam’ın inanç ilkelerini açıklayan bir ilim durumuna gelmiştir.

 

3. Kelam ilminin İslamî İlimlerle İlişkisi

İslam alimlerinin çoğunluğu kelamı önemli görmüş, onu öğrenip geliştirmenin farz-ı kifaye türünden bir yükümlülük olduğunu belirtmişlerdir. Bu görüşü savunan alimlerin temel gerekçeleri şöyle özetlenebilir: Kelam, İslam’ın ana ilkelerini belirleyip temellendiren bir disiplin olduğuna göre dinî ilimlerin aslını oluşturur, diğer İslamî ilimler ise bu asıl ve temele dayanmaktadır. Çünkü Allah’ın varlığı ve birliği, peygamberliğin gerekliliği, ahiretin gerçekliği, ibadetlerin yanı sıra diğer dinî hükümlerin ispatı yapılmadan diğer İslamî esaslardan bahsetmek mümkündeğildir.

Kelam bugün de dinî hayatta gerekli olan bir disiplindir. Zira İslam dünyasında inançla alakalı güncel meselelere çözüm üretilmesi hem geçmişten gelen kültürü irdelemeye tâbi tutmak hem de güncel sorunlar konusunda akıl yürütmekle mümkündür. Bunu sağlayacak İslamî ilimlerin başında kelam gelir.

Kelam ilmi, dinin inanç ilkelerini, akıl doğrultusunda temellendirip açıklarken aynı zamanda İslam inancına yönelik içeriden ve dışarıdan yapılabilecek olan itirazları cevaplar. İnanç alanında ortaya çıkan şüphe ve tereddütleri çürütmeye çalışır. İslam inanç sistemini sarsmayı amaçlayan akımları, zamanla oluşan hurafe ve bâtıl inançları tespit ederek bunlarla mücadele etmek de kelam ilminin önemli bir görevidir.
Kelam ilmi, konusu itibariyle çok geniş ve kapsamlı bir disiplindir. Kullandığı deliller ve izlediği yöntem bakımından da sağlam ve tutarlı bir ilimdir.

Fert ve toplum hayatında dinin ahlakî ve amelî boyutunun eksiksiz olarak uygulanması, inanç esaslarının doğru bir şekilde anlaşılmasına bağlıdır. Kelam ilminin en önemli katkılarından biri de dinin inanç esaslarını doğru bir şekilde temellendirerek mü’minleri sağlam ve tutarlı bir dünya görüşüne ulaştırmaktır.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra toplumsal şartların ve olayların değişmesiyle birlikte yeni problemlere cevap vermek için zamanla kelam ilmi gibi birçok ilim dalı ortaya çıkmıştır. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Mezhepler Tarihi gibi ilimler bunlardan bazılarıdır. Aslında bütün bu İslamî ilimlerin ortak amacı, İslam’ın evrensel hükümlerinin daha iyi anlaşılması ve yaşanmasını sağlamaktır.

İslam Dini’nin bütün hükümleri, tevhid inancı ekseninde iman, amel ve ahlaktan oluşan üç temel esas üzerine bina edilir. Bu açıdan bakıldığında İslam’ın gerçekleştirmek istediği öncelikli hedef, sahih ve sağlam bir imandır. Daha sonra ise bu sahih ve sağlam itikat üzerine inşa edilecek ve kişiyi dünya ve ahirette kurtuluşa götürecek diğer amelî ve ahlakî hükümler gelir. Bu anlamda kelam ilminin Allah’ın varlığı ve birliği, nübüvvet ve ahiret gibi inanç esaslarını sağlam bir şekilde temellendirip açıklaması
diğer İslam ilimleri açısından da oldukça önemlidir. Zira başta ibadetler olmak üzere diğer tüm davranışlarımız sağlam bir inanca dayanmadan sadece şekilden öte bir anlam taşımayacaktır. Şu halde din, sağlam bir iman üzerine kurulmuş, bilinçli bir amel ve içten ve duyarlı bir ahlakî davranış bütünlüğünün adıdır.
Kelam ilmi hem konusu hem de amacı iti bariyle diğer dinî ilimlerin esas ve dayanağı konumundadır. Çünkü onun ana konusu olan inanç esasları sahih ve sağlam bir şekilde ortaya konmadan bunlar üzerine inşa edilebilecek fı kıh, tefsir, hadis ve benzeri ilimlerden söz edilemez. Zira dinin amelî ve ahlakî boyutuyla ilgili diğer bütün ilke ve uygulamalar ancak Allah’ın varlığıyla anlam kazanır. Eğer Allah’ın varlığı ve birliği ile peygamberlik ve diğer iman esasları kabul edilmez ise, O’nun kitabının anlaşılması ve yorumunu konu edinen tefsir ilminin de bir anlamı olmaz. Ya da Hz. Peygamber’in söz ve fi illerini konu edinen ve dinin ikinci kaynağı olan hadis ilminin de bir anlamı olmaz. Dolayısıyla İslam alimlerimiz ilimleri sınıfl andırırken kelam ilminin bu yönüne işaret etmişlerdir.
Büyük İslam bilginlerinden Teftâzânî kelamı İslamî ilimler içerisinde, “eşrefü’l-ulûm” olarak yani en önemli, en şerefli ilim olarak saymış ve onu şer’î hükümlerin esası ve dinî ilimlerin başı olarak zikretmiştir.
İmam Gazzâlî de el-Mustasfâ adlı eserinde “Dinî ilimler içinde küllî olan kelamdır. Fıkıh, usûl-i fıkıh, hadis ve tefsir gibi diğer ilimler ise cüzî ilimlerdir.” diyerek kelam ilminin diğer ilimlerin teorik ve temel çerçevesini belirleyen en kapsamlı ilim dalı olduğunu belirtmiştir.
Aslında İslamî ilimler birbirlerinden bağımsız birer disiplin değillerdir. Her biri kendi alanı içerisinde faaliyet gösterirken, gerek konu ve yöntem gerekse elde edilen veriler açısından birbirlerinden karşılıklı istifade ederler. Örneğin, kelam ilminde yapılan tartışma ve açıklamalar hem tefsir ilminde inançla ilgili Kur’an ayetlerinin yorumlanmasında ve hem de hadis ilminde itikatla ilgili hadislerin anlaşılmasında belirleyici olmuştur. Ama aynı şekilde kelam ilmi de, iman esaslarını izah ederken hem tefsir ilminin Kur’an ayetleriyle ilgili açıklamalarından hem de hadis ilminin verilerinden faydalanır.
Fıkıh ile kelam biliminin ilişkisi daha çok Kur’an’daki hükümlerin sebep ve hikmetleri, neden ve niçinlerinin akıl ile yorumlanıp yorumlanamayacakları şeklindeki konulara bağlıdır. Ayrıca fıkıh alimi, mükellefin davranışlarını ve bu davranışlara ait hükümleri delillendirip açıklarken kelam alimi aynı davranışları kişinin hür iradesi ile gerçekleştirdiği eylemler olarak ispat etmeye çalışır.
Kelamla bağlantılı olan ilim dallarından biri de mezhepler tarihidir. Kelam, daha çok inançla ilgili fikir ve problemlerle ilgilenirken, mezhepler tarihi ise bunların tarihî süreçlerini, hangi fikrin nasıl bir ortamda doğduğunu konu edinir ve bu alanda kelamın sağlıklı verilere ulaşmasına yardımcı olur.
Sonuç olarak din, iman ve amelden yani pratik hayatta gerçekleştirdiğimiz eylemlerden oluşan bir kurallar bütünüdür. Bu bakımdan dinin bütün hükümleri, başlangıçta iman ilkeleri üzerine oturur. Ancak ondan sonra fiilî hayat bir anlam ve değer kazanır. Bu sebeple kelam, İslam ilimlerinin temelini oluşturmaktadır.

Bununla birlikte bütün ilimler önemlidir ve hepsinin dinî hayattaki yeri farklıdır. Bir bütün olarak ele alındığında İslam ilimlerinin hepsinin Allah’ın mesajının anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasında ayrı ayrı görevleri olduğu görülür.

4. Kelam İlminin Diğer İlimlerle İlişkisi

Felsefe varlık, bilgi ve değer alanlarıyla ilgili problemleri, akılcı ve eleştirel yöntemlerle inceleyip temellendiren sistemli bilgi faaliyeti olarak tanımlanabilir. Buradan hareketle kelamın konusu ile felsefenin konusu aynıdır. Her ikisi de varlık, bilgi ve değerler konusuyla ilgilenir. Ancak bu iki ilim dalının amaçları ve takip ettikleri metot birbirinden farklıdır.
Felsefe de kelam gibi varlıkların başlangıç ve sonlarından (mebde ve meâd) bahseder. Ancak bunu yaparken sadece aklın verileri ile hareket eder, dinî ve vahyi kaynak olarak belirleyici kabul etmez. Kelam ise dini meselelerde temel kaynak olan vahyi esas alır ve ele aldığı konulara din eksenli yaklaşır. Ayrıca felsefeye göre insan için bilgi kaynakları sadece beş duyu ve akıldır. Kelamda ise insan bilgiyi üç kaynaktan elde eder: Doğru haber (haber-i sadık), duyu organlarının verileri (havass-ı selime) ve akıl (akl-ı selim).

Netice olarak, kelam ilmi nakli ve aklı bir arada tutan, her birine yerine ve durumuna göre değer veren metoduyla, meseleleri sadece akılla çözmeye çalışan felsefeden ayrılmaktadır. Kelam metodu genel olarak vahiy ile aklı bir arada tutmayı temel almaktadır. Onun için kelam, her ne kadar aklî delilleri kullansa
da sonuçta bu delillerin doğruluğunu dinî delillere de dayandırmak durumundadır.

Allah’ın mutlak varlığı ve birliği yanında O’nun varlık âlemiyle ilişkisinden de bahseden kelam ilmi, varlıklar âlemiyle ilgilenen fizik, kimya, biyoloji, coğrafya, astronomi gibi diğer tabiî ilimlerle ilişkilidir. Söz konusu bu ilimler de tıpkı kelam ilmi gibi temelde varlık âlemini ve bu âlemde meydana gelen olgu ve olayları konu edinirler. Bu sebeple kelam ilmi tabiî ilimlerin elde ettiği sonuç ve verilerden de istifade eder ve o alana ilgisiz kalmaz.
Ancak bu ilimler varlık âlemiyle ilgilenirken varlıkları başlangıç ve sonuçları itibariyle ele almazlar. Ayrıca onlar, sadece bu âlemde bilinen ve duyu organlarıyla anlaşılabilen varlıkları konu edinirler. Ama onları var eden bir ilk sebebin bulunup bulunmadığını ve fizikötesi dediğimiz bir âlemin olup olmadığını araştırmazlar. Dolayısıyla onlar, bu varlıkların yaratılmalarındaki maksat ve hikmeti sorgulamadıkları gibi, varlıklarını yitirdikten ya da öldükten sonra ne olacakları sorularına cevap aramazlar. Hâlbuki kelam ilmi bu sorulara cevap vermeye ve varlığın nedenini ve niçinini araştırmaya çalışır.15
Tabiî bilimler de âlemi konu edinerek onun nasıl var olduğunu, âlemi oluşturan unsurları ve özelliklerini farklı açılardan ele alır. Örneğin fizik, âlemdeki maddeyi ve maddeler arası ilişkileri ele alırken, coğrafya, insanlar ve yer (mekân) ile bunlar arasındaki ilişkiyi neden-sonuç ilkesine bağlı olarak inceleyen bir bilim dalıdır. Biyoloji insanın fiziksel yapısı, bitkiler ve hayvanlar hakkındaki araştırmalarıyla tüm canlıları inceler. Kelam ise bütün bu ilimlerin ilgi alanına giren tüm âlemi, yaratılışı ve yaratıcıyı göstermesi açısından ele alır.
Daha önce de belirtildiği gibi kelam öncelikle Allah’ın varlığının delillerini, bazen Kur’an ayetlerinden hareketle, bazen insanın özelliklerinden hareketle, bazen de Allah’ın ayeti olarak kabul edilen tabiattan hareketle ispat eder. Bu anlamda Kelam ilmi, alt konularını oluşturan varlığın niceliği ve niteliğiyle ilgili bilgilere ulaşmak için zaman zaman fizik, kimya, coğrafya, biyoloji ve astronomi gibi tabiat bilimlerinin elde ettiği verilerden de faydalanır.

Kelam ilmi insan ve toplum bilimleriyle de yakından ilgilidir. İnanç alanıyla ilgilenen kelam ilminin, amacını gerçekleştirmede başarılı olabilmesi için insanî ve toplumsal olguya, sosyal olaylara ve onları etkileyen dinamiklere dikkat etmesi ve onlardan yararlanması gerekir. Bunun için de sosyal ve beşerî bilimlerin değerlendirmelerinden istifade etmelidir. Özellikle fert ve kitle psikolojisinden, din sosyolojisinden, insanın davranışlarını iyi ve kötü ekseninde değerlendiren ahlak ilminin verilerinden yararlanmak, çağa hitap etmek durumunda olan bir kelam ilmi için elzemdir.

 

5. Kelam İlminin Yöntemi

Kelam ilmi tarihî süreç içerisinde iki temel bilgi kaynağına dayanarak yöntemini geliştirmiştir. Bunlardan birincisi vahiy, diğeri de akl- selimdir. Kelam ilminin ele aldığı iman esasları vahiy ile belirlendiği için bu aşamada aklın bir rolü yoktur. Ancak vahyin anlaşılması ve inanç esaslarının temellendirilmesinde kelam ilmine göre insanın aklından ve duyularından başka kullanabileceği bir araç da yoktur. Bu nedenle kelam ilmi, ele aldığı konuları mantık kanunlarına uygun olarak aklî bir yöntemle açıklar.

Kur’an baştan sona hep akla hitap etmekte, sürekli aklın çalıştırılmasını ve onun verilerinden yararlanılmasını istemektedir.
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فى اَصْحَابِ السَّعيرِ
Yine şöyle derler: “Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık şu yakıcı ateşin içinde olmazdık.” ayetinde de işaret edildiği gibi aklın, doğruya ve gerçeğe ulaşmanın bir aracı olduğunu ifade eden Kur’an, onun verilerinden yararlanmamanın da akılsızlık olduğunu söylemektedir. Bu sebepledir ki selim akıl, kelam ilminin belirlemiş olduğu yöntemin ikinci ana hareket noktasıdır.
Kelam ilmi fizikî âlemle ilgili olarak duyu organlarının verilerini, aklî konularda aklın ilkelerini, gayb âlemi ve inanç alanı ile ilgili konularda ise vahyi esas almaktadır. Ancak daha önce de belirtildiği gibi inanç esaslarının ispat edilmesinde ve açıklanmasında kelam ilmi aklı ön planda tutar. Böylece vahiy ile aklın uyumu sağlanarak itikat esasları açıklanıp ispat edilir.

Kelam alimleri vahyin ve aklın uyumunun önemine dikkat çekerek sahih nakil ile selim aklın birbiriyle çatışmayacağını belirtmişlerdir. Zira akıl, insanın her türlü dinî emir ve yasaklara uymakla mükellef tutulmasının temel şartıdır. Bu nedenle İslam Dini akıldan yoksun bulunanlara hiçbir dinî, ahlakî ya da hukukî sorumluluk yüklememiştir.
Kelam ilmi, genellikle tümevarım ve temsil yöntemlerini kullanır. Tümevarım, tek tek olgulardan, genel önermelere varan, bilinen olgu ve olaylardan hareketle genel bir kurala ya da sonuca ulaşan akıl yürütmedir. Temsil ise, iki farklı şey arasındaki ortak bir özelliği bularak bunlardan birinin sahip olduğu özelliğin diğerinde de bulunduğu sonucuna ulaşmaktır. Görünene dayanarak görünmeyeni dillendirmek ya da bilinenden hareketle bilinmeyenin bilgisine ulaşmak şeklinde de ifade edilen bu yöntem, kelam alimlerinin en fazla başvurduğu akıl yürütme yöntemlerinden biridir.

Kelam alimleri kullandıkları bu yöntemlerle, görünene dayanarak görünmeyeni delillendirmeye ya da bilinenden hareketle bilinmeyeni tanımlamaya çalışırlar. Böylece varlıkların yaratılışlarındaki mükemmellikten hareketle evrenin düzenine ve Allah’ın varlığına ulaşırlar.
Kelam ilminin meselelere yaklaşımı normatiftir. Yani inanç ve düşünce ile alakalı hususlarda kesin hükümler ve kurallar ortaya koyar. “Cennet ve cehennem haktır”, “inanç esaslarını kalben tasdik eden mü’mindir”, “inanç esaslarından herhangi birini inkâr eden kâfir olur” gibi hüküm ifade eden cümle ve önermeler kelam ilminin normatif oluşuna örnektir.

Kur’an’da birçok yerde Allah’ın yaratmasını konu edinen ayetler bizleri tek tek olgu ve olaylardan hareket ederek genel sonuçlara ulaşmaya yönlendirir. Örneğin Kur’an’da, “Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: ‘Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek.” diye Allah’ın insanı ahirette nasıl yeniden dirilteceğini soran müşriklere hitaben Hz. Peygamber’in şöyle demesi buyurularak cevap verilir: “De ki: ‘Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” “O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.”
وَمِنْ اٰيَاتِه خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالَْرْضِ وَمَا بَثَّ فيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ
وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَاءُ قَديرٌ

“Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.”
Bu ayette de Yüce Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki canlıları yaratmasını kendi varlığının delilleri olarak zikretmiştir. Allah’ın her şeyin yaratıcısı olması O’nun varlığının en önemli delilidir. Aynı şekilde ayetteki “gücü yetendir” ifadesiyle de Yüce Allah kâinat ve tüm canlılar üzerindeki mutlak gücünü ve tasarrufunu vurgulamaktadır.
Netice olarak Kur’an, Allah’ın insanı yaratmış olmasını ve kâinatta kurduğu düzeni, âlemde var olan her şeyi O’nun yegâne yaratıcı olduğuna bir delil, ayet ve işaret olarak getirir. Bunun yanında Kur’an’ın Allah tarafından vahyedilmiş olması hakikati de Allah’ın varlığı konusunda en büyük bir ayet ve delildir.
Ülkemizde kelam ilmiyle alakalı telif, tercüme pek çok eser yayınlanmıştır. Bu eserlerden bazıları şunlardır:

 

1. el-Fıkhu’l-Ekber; İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)

Kelam ilminin doğmasına zemin hazırlayan başlangıç devri eserlerinden olan Fıkh-ı ekber, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin inançla ilgili konuları ele alan birkaç sayfalık bir risaledir. Ebû Hanife devrinde, İslamî ilimlerin henüz bağımsız birer disiplin haline gelmemişti. Fıkıh terim olarak, kelam ilmi ve inanç esaslarını da içine alıyordu. Bu sebeple Ebû Hanîfe, ibadet, amel ve ahlak konularının yanında inanç konularını da fıkhın kapsamı içerisinde değerlendirmiştir. Böylece “Fıkh-ı ekber” onun terminolojisinde inanç konularını ele alan ilmin adı olmuş ve sonraki dönemlerde, usûlü’d-dîn ve kelam ilminin karşılığı olarak da anılmıştır.

Fıkh-ı Ekber’in bir çok şerhi yapılmıştır. Büyük İslam alimi Aliyyü’l-Kârî’nin yaptığı şerh, İslam dünyasında Fıkh-ı ekber’in en çok tanınan şerhlerinden biridir. Bu eser Türkçe’ye çevrilerek  basılmıştır.

 

2. Kitâbu’t-Tevhîd; Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944)
Ehl-i Sünnet kelam ekolünün sistematik olarak kurulmasına öncülük eden İmam Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd adlı eseri, naklin yanında akla da önem veren kelam telif türünün ilk eseridir.
Kitâbü’t-Tevhîd bir mukaddimeden sonra beş bölümden oluşur. Eserin birinci bölümü ilâhiyyât konularını içermekte olup burada âlemin yaratılmışlığı Allah’ın varlığı, birliği, sıfatları, fiilleri, özel olarak kelam sıfatı ve rüyetullah konuları işlenmiştir. Nübüvvet konularına ayrılan ikinci bölümde nübüvvetin akaid içindeki yeri, insanlığın nübüvvete olan ihtiyacı, Hz. Muhammed’in nübüvvetinin ispatı, Hıristiyanların Hz. İsa’nın ulûhiyyeti hakkındaki görüşlerinin tenkidine yer verilmiştir. Kitabın üçüncü bölümü kaza ve kadere ayrılmıştır. Dördüncü ve beşinci bölümlerde de ahiret konularından bahsedilir.

3. Mâtürîdiyye Akâidi; Nûreddin Es Sâbunî (ö. 580/1184)
Mâtürîdiyye Akâidi, Mâtürîdî ekolüne tabi alimlerden Buharalı Nûreddin es-Sâbûnî’nin el-Bidâye fî usûli’d-dîn isimli kitabıdır. Müellif önce el-Kifâye adıyla hacimli bir eser yazmış, sonra bunu özetleyerek el-Bidâye’yi meydana getirmiştir. Klasik kelam kitaplarının hemen bütün konularını içeren eserin dili sağlam,
tertibi güzel, ifadesi açıktır. Mâtürîdiyye Akâidi, Türkçe’ye tercüme edilerek Arapça metni ile birlikte yayınlanmıştır. Bu eser, Mâtürîdî kelam ekolünün, gerek üslûp ve ifade gerek plan ve muhteva bakımından klasik bir eseri konumundadır.

4. Yeni İlm-i Kelam; İsmail Hakkı İzmirli (1869-1946)
Yeni ilm-i kelam döneminin Türkiye’deki en önemli temsilcisi sayılan İzmirli İsmail Hakkı, Osmanlıların son döneminde yetişen önemli fikir ve ilim adamlarındandır. Yeni İlm-i Kelam adlı eseri zamanın ihtiyaçlarına göre yeni bir metotla kelam konularını kaleme aldığı en önemli eserlerden biridir. Bu eserinin en belirgin özelliği benzerleri arasında modern bilim ve felsefenin görüşlerine en fazla yer verilen bir kitap olmasıdır. Bilgi bahsi ve tabiat konuları hakkında İslam düşünürlerinin yanı sıra, bazen filozofların isimleri de verilerek modern düşünceye, o günkü fizik ve kimyaya atıflarda bulunulmuştur.21

5. Muvazzah İlm-i Kelam; Ömer Nasuhi Bilmen (1883-1971)
Ömer Nasuhi Bilmen, son dönemlerde yetişmiş fıkıh ve tefsir alimidir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olarak da görev yapmıştır. Bu eserde, itikadî ve kelamî konular yanında İslam inançlarına ters düşen bazı modern felsefi akımlar da tenkit edilmiştir. Muvazzah İlm-i Kelam geniş bir girişle altı bölümden ve bir sonuç kısmından meydana gelmektedir. Eserin birinci bölümü ilâhiyyât bahislerine ayrılmış olup klasik kelam kitaplarında yer alan bilgiler özetlendikten başka Allah’ın varlığının ispatında felsefi yönteme de kısaca temas edilmiş, materyalizmin geniş bir eleştirisi yapılmıştır. İkinci bölüm Nübüvvet konularına tahsis edilmiş, eserin üçüncü ve dördüncü bölümleri ilâhî kitaplara ve meleklere iman konusuna ayrılmıştır. Beşinci bölümde kazâ ve kader bahsi, altıncı bölümde de ahiret meseleleri ele alınmıştır Muvazzah İlm-i Kelam klasik konulara değinmenin yanında kısmen yeni konulara ve problemlere de temas etmiş, bu tür problemlerin kelam eserlerinde işlenmesinin gerektiğine dikkat çekmiştir.

6. Kelam İlmine Giriş; Bekir Topaloğlu, (1936-2016)
Kelam İlmine Giriş, son dönemlerde yazılan kelam kitaplarımızdandır. İki bölümden oluşan kitapta önce Kelam ilminin tarihçesi verilmiş, çeşitli tarifleri yapılmış ve başlangıçtan günümüze kadar kaleme alınan kaynaklara değinilmiş, sonra da dinî ve aklî hükümler, deliller ve metotlar üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde ise önemli itikadî mezhepler, bid’atlar ve batıl mezheplerle alakalı konular altı bölüm halinde anlatılmıştır.

7. Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelama Giriş; A. Saim Kılavuz
Akaid ve Kelam alanında günümüzde yazılmış önemli eserlerden biri de Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelama Giriş’tir.

Akaid ve Kelam ilminin tarihi gelişimi ve kaynak eserleriyle İslam’ın iman esasları konusunda kaleme alınan bu çalışma,
bir giriş ve iki ana bölümünden oluşmuştur. Eserin giriş bölümünde “Din ve Akide” bahsi incelenmiştir.Birinci bölümde İman konusu ve İman Esasları İlâhiyyât, Nübüvvat ve Sem’iyyât bahisleri olarak üç ana başlıkta değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise kelama giriş, kelam ilminin tarifi, konusu, amacı, tarihi; önemli itikadî mezhepler; hükümler, deliller ve metodlar konularına yer verilmiştir.

8. Kelam Tarihi; Şerafettin Gölcük,
Son dönemlerde kelam ilmi ve tarihi ile ilgili ülkemizde yazılan önemli eserlerden biri de Prof.Dr. Şerafettin Gölcük’ün “Kelam Tarihi” adlı eseridir. Bir giriş ve beş bölümden oluşan bu eserde, itikadi mezhepler ve kelam ekolleri ile İslam düşünce tarihinde kelam ilmine dair yazılan eserler ve bu alanda öne çıkmış kelam alimleri, kronolojik bir sıraya göre ele alınıp incelenmiştir. Eserde her bir bölüm bir döneme ayrılarak, söz konusu dönemin önde gelen alimleri kısaca tanıtılıp eserleri ve görüşleri hakkında bilgi verilmiştir.

 

https://belgiquepharmacie.com/acheter-professional-cialis-online-sur/

DHBT Sınavı
22.09.2024
0
Gün
0
Saat
0
Dakika
0
Saniye